Su anda Foto-Yorum kategorisini izlemektesiniz.

Tercihine mahkumsun(!)

Önünde hep seçenekler var. Çok azının bilincindesin. Çok azı senin için farkedilebilecek kadar önemli. Önüne çıkan yollar arasından gitmesi kolay ve acısız olanlar ile zor ve ıstıraplı olanlar vardır. Ve tabii doğru olan, yanlış olan. Bir çok insan bir çok durumda kolay olandan gider.  Çünkü iradesi, egoları, kendine olan inancı yüksek olan az insan var.

İradesi yüksek olan insanlar genelde zor olan yolları tercih ederler. Evet, odaklanmak istediğim bu: iradeleri, egoları yüksek insanların bu yanılgısı. Çok basit olan soru şu: “Zor ve ıstıraplı olan seçenek doğru seçenek midir?” Cevabı elbette duruma göre değişir. Fakat zoru yapmak tatmin verir. Algımızda “ağır” şeyler “değerlilik” ile eşleştiğine göre, ağır ve zor şeyler gereklilik ve değer duygusu yaratır. Egoyu perçinler. İradeli ama korkak insanlar için bu, gittikleri yolda acıları için uyuşturucu görevi görür. Hem zorluğuna odaklanmışken doğru mu yanlış mı muhakemesini yapmak için vakit kalmaz. Bundan kaçmış olursun. Sonra dehşete düşmemek için gitgide daha çok daha çok acı istersin. Hele içten içe yanlış yaptığın hissine kapılmışsan. Pişmanlıktan da korkuyorsan. O zaman hayatının zorluklarını, acılarını romantize etmeye başlarsın. Gerçekte indiğin en dip nokta burasıdır. Bilincin hala verdiğin kararın sonucuna ulaşmak için yüzeyde çırpındığını düşündürse de.

Bana göre seçeneğin zorluğu ile doğruluğu arasında bir bağlantı yok. O yüzden bazen kolay olan yoldan gitmelisin. Asıl zor olan egonu yenip, sağlıklı karar verme yetisini kazanabilmektir. Fotoğraftaki gibi. Seçeceklerin seninle karmakarışık sıkı sıkıya dolanmış olsa da, eninde sonunda koparmak için incecik bir bağın var. Ve hayatının gri alanları, arkadaki sonsuz seçenekler.

Bu yazıyı okuyup egosunu yenecek insan olduğuna inanmasam da, farkında olmak kafi.

 

Not: House M.D dizisinde doktor House’un bununla ilgili çok güzel bir repliğine denk geldim geçende. Onu da paylaşayım yeri gelmişken:

“It’s normal to be screwed up. It’s really screwed up to romanticise it.”

Modelliği için Salim Ergene’ye teşekkürler.

Sevgilerle,

Kemal Sütçü

Posted Kasım 20th, 2011.

Add a comment

Aşk tüm acıları ve tüm acı çekme biçimlerini mümkün kılar.

Önceki hafta blog yazmaya tekrar başladığımı anlatan geçen haftaki yazımda derdimi sanırım biraz eksik anlatmışım. Etrafımdaki bir çok insan fotoğrafçılığı tamamen bıraktığımı düşünmüş. Oysaki ben bunu ifade etmeye çalışmamıştım. Fotoğrafçılık sadece uzun zamandır benim ana uğraşım değil. Herkesin huzurunda bunu kendime itiraf etmek istemiştim. Ve böylece kendim için yeni bir adım atmayı umuyordum. Hala daha umuyorum. Bakalım ne çıkacak.

Fotoğrafçılık konsepti üzerine kurulmuş bu siteyi elbetteki tamamen bu konudan koparmayacağım. Biliyorum ki fotoğrafçılık için burayı takip edenler var. Hem onlar için hem de kendim için diğer konuların yanı sıra fotoğrafçılık ile ilgili paylaşımlarıma devam edeceğim. Foto-Yorum kategorisinde bu hafta çok sevdiğim bir fotoğrafımı kendi gözümden anlatmaya çalışıyorum.

“Aşk tüm acıları ve tüm acı çekme biçimlerini mümkün kılar.” Bir fotoğraf için oldukça uzun bir isim. Daha kısa ifade edemedim maalesef. İçime böyle sindi.

Aslında kendi fotoğraflarımı anlatmayı sevmem. Arkadaşlarım “Burada neyi anlatmaya çalıştın?” dediklerinde hem utanırım hem çektiğimi onların algısına bırakmak istediğim için cevap vermekten kaçınırım. Çünkü fotoğraf benim dünyamda zaten yerini bulmuştur; başkalarına dokunabilmek için onların kendi gözlerini serbest bırakması gerektiğine inanırım. Her ne kadar bazen fazla yönlendirme yapmış olsam da. Olgunlaşmamış bir fotoğrafçının takıntısıdır sanırım.

 

Bana neyi anlatıyor?

Fotoğrafın teması acı üzerine kurulu. Fotoğraftaki fiziksel öğelerin yerleşimi ve içeriği gereği, aslında daha hassas, ince, şık duygular üzerinde odaklanmış bir acı benim için. Yerleşimdeki ters-düzlük aşk acısının verdiği şaşkınlık ve algılama zorluğunu ifade ediyor. Bardağın içinde kullanılan kırmızı renk aşk konusunu daha da canlandırıyor. Bunu bazen belki kan olarak da somutlaştırmak mümkün;ki bu aynı zamanda bence ‘acı’ temasını güçlendiriyor.Su içindeki serbest dağılımı hem kontrolsüzlük, vazgeçmişlik ve karışmayı hem bahsettiğim hassasiyeti ifade ediyor. Kadeh de aynı şekilde. Zaten aşinasınızdır; bu temanın daimi simgelerinden biridir.

Su…saflık. Suyun içine kan karışması? Ya da acı? Onun saflığını bozar mı? Bozmuş mu?  Bence her aşk insana farklı boyutlarda farklı şekillerde acı çekme hissini öğretir. Aşk ile acıyı ayırmak mümkün mü hatta? Bilincinde olmadan ama isteyerek acı çekmek tatmin verir. Bunu herkes yapar. Hüzün insanın ruhunu doyurur. O yüzden çoğunlukla bu acıyı yaşamayı kendimiz seçeriz. Ama bence acı çekme biçimini seçmek o kadar da kolay değil. Ve tüm macera da burada.

 

Nasıl çektim?

Fotoğrafın fiziksel boyutuna gelince. Çoğu fotoğrafım gibi bunu da kendi kendime evde tek başıma çektim. Çoğu gibi gece geç saatte ortaya çıktı. O dönemde tripodum kırılmıştı. Fotoğrafı evin zemini üzerinde çektim. Suyun içindeki kırmızı sıvı mürekkep. O dağılmış görüntüyü elde etmek için mürekkebi suyun içine attığım 1-2 saniye içinde fotoğrafı çekmek zorundaydım; aksi halde mürekkep suyun içine olduğu gibi dağılıyor ve su pembe bir renk alıyor. Fotoğraf makinesini 3-4 tane kalın kitabın üzerinde sabitleyip 10 saniyelik self-timer moduna aldım. Yedinci, sekizinci saniye civarı mürekkebi suyun içine püskürttüm. Tabii zamanlamayı ayarlamak için 10-15 deneme yapmak zorunda kaldım. Oldukça zor bir çekim oldu esasında. Fotoğrafı çektikten sonra anlayabileceğiniz gibi fotoğrafta kırmızılar dışında tüm renklerin doygunluğunu azalttım. Biraz kontrast verme dışında da bir değişiklik yapmadım.

 

Bu fotoğrafın hikayesi de böyle. Önümüzdeki haftalarda diğer fotoğraflarımla ilgili yorumları da paylaşmayı düşünüyorum. Umarım ilginizi çeker.

 

Sevgilerle,

Kemal Sütçü

 

Posted Kasım 18th, 2011.

1 comment

Enjoy the Freedom- Nasıl Çekildi?

Merhabalar,Enjoy the freedom!

Uzun bir süredir özellikle okuldaki yoğunluktan dolayı yazı yazma fırsatı bulamamıştım. Ancak rahata ulaştım ve final döneminden önce en azından bir yazı daha yazmak istedim.

“Enjoy the freedom” fotoğrafını beni tanıyanların tahmin edebileceği üzere Hollanda’da iken çekmiştim. Tam olarak 1 Haziran 2009. Kampüsümüz şehir merkezine 5 kilometre kadar uzaktı. Biz de sürekli bisikletle gidip geliyorduk. O gün de yine şehir merkezine gitmiştim. Dönerken ” Abi Hollanda’ya geldik bi adam gibi elleri bırakıp bisiklet süremiyoruz.” serzenişiyle elleri bırakıp sürmeyi denedim. Genelde bisiklet üstündeyken fotoğraf makinem boynumda asılı olurdu. O gün de öyleydi. Her neyse tam eller serbest sürüş denemesi esnasında aklıma bu komposizyon geldi. Yolun kenarına çektim bisikleti, makinemin self-timer ayarını 10 saniyeye aldım, ve bisikleti sürmeye başladım. Fakat çok sonradan öğrendiğime göre bisikletimin direksiyonu bayağı bozukmuş. Hollanda’dan ayrılmadan bisikleti satmak üzere gittiğim bisikletçi “ben bu bisikleti almam” dediğinde öğrenmiş oldum. Zaten sağa çektiğinin farkındaydım da çok önemli değil sanıyordum. Bu fotoğrafta da bisikletin hafif yana yatmış olması bundan. Bisikletimin direksiyonun bozuk olmasından, yani benim yeteneksiz olmamdan değil :)  , oldukça fazla sayıda denemeden sonra çektim bu fotoğrafı. Ama kesinlikle istediğim gibi olmadı. Hollanda’dan ayrılmadan bir tane daha çekmek istiyordum ama vakit bulamadım. Bununla birlikte, fikri ve konsepti kesinlikle beğeniyorum. Umarım siz de beğenmişsinizdir. Yenisini çekebilirsem onu da paylaşacağım.

Görüşmek üzere.

Not: Fotoğrafı çekmeye çalıştığım sırada her nedense aklıma Atilla geldi, bu yüzden bu fotoğrafı ona ithaf ediyorum.

Posted Ocak 2nd, 2010.

1 comment

Fotoğrafçının Gözünden “Kader”

KaderDaha önceki yazımda bahsettiğim gibi benim en değer verdiğim fotoğraflarım genelde “kavramsal” kategorisine koyabileceğim fotoğraflarım oluyor. Zira ben fotoğrafçılığa başladığım zaman bu uğraşın beni en heyecanlandıran yönü kendi içimde oluşan ama dışa ifade edemediğim şeyleri ifade etmenin bir yolunu bulmuş olmaktı. Fotoğraf çekmek, bilinçaltını keşfetmek, onu fotoğraflamak, sonra karşıdan beyninizdeki bir kavramın resmine bakmak gibiydi. Çok eğlenceli ve heyecan verici bir deneyim! Fotoğraf kesinlikle bir kavramı ifade etmenin yeni bir yolu haline geldi benim için. Arkasından gelecek sorular var tabiki. Fotoğraf sadece kavramları ifade etmenin yeni bir yolu muydu yoksa fotoğrafı kullanarak insan kendine ait yeni kavramlar ortaya çıkarabilir miydi? Neyse şimdi böyle sıkıcı konulara girmeyeyim. Önümüzdeki yazılarımda bu sorulara cevap aramaya çalışacağım.

Gelelim “Kader” fotoğrafına. Bu fotoğrafı Hollanda’da iken çektim. Bir gece odamda tek başımaydım. Oldukça sarhoş olduktan sonra her zamanki gibi bir mide bulantısı geldi(bünyemin bir zayıflığıdır maalesef). Sonra baktım midemin bulantısı beni zorluyor, lavabonun başına geçtim. Fakat kıpırdayacak halim yok. Tahminen 2 saate yakın bir süre orada öylece lavabo giderine bakıp kaldım. Kusmadım da. Ama öylece kaldım. O sırada aklıma bu fotoğrafın fikri geldi. Kendi kendime: “ayılınca ben bu fotoğrafı kesin çekeceğim de umarım o zamana kadar unutmam” diye de düşündüm.

Fotoğrafın bendeki anlamına gelelim. Fotoğrafa anlamını o kötü anımda “kader”ime mahkum kalmış olmam verdi sanırım =)  Fotoğrafta lavabo gideri bizim kaderimizi, akan su da bizim yollarımızı simgeliyor. Lavabo gideri o yolların ayrıldığı yer gibi. Hayatta karşımıza seçenekler ve fırsatlar çıkıyor hep. Biz yolumuzu seçip devam ediyoruz. Ya da “seçtiğimizi” sanıyoruz. Bu fotoğrafın anlatmaya çalıştığı şey de tam olarak bu. Önümüzde seçenekler olmasına rağmen bizim benliğimize işlenmiş geçmişimiz, çevremiz, zekamız bizi her zaman belli seçimler yapmaya zorluyor. Yani aslında onlar seçim değil de bizi o güne getiren senaryonun bir parçası. Dinsel bağlamda söylemiyorum ama “şu anda” yaptığımız her seçim geçmişimize bağımlı ve “önceden” belli. Lavabo giderinde tek bir delik olması bunu anlatıyor. Su da haliyle bu delikten akıyor. Bunu gören “o delikten akan”ın gözü değil tabii. Bu fotoğrafı onun gözünden çekseydim lavaboda bir sürü delik olurdu ama o akmak için sadece bir deliği seçerdi. Bu fotoğraf tamamen fotoğrafçının dünya görüşünü yansıtıyor. Fotoğrafın anlatmaya çalıştığı düşünceye katılırsınız veya katılmazsınız. Benim açımdan önemli değil. Önemli olan fotoğrafın bir şey anlatıyor olması. Benim için kıymetli olmasının sebebi de bu zaten.

Kendimi de eleştireyim biraz =) Kavramsal portfolyomdaki hemen her fotoğrafımda olduğu gibi bu fotoğrafta da çok sert, köşeli, esnek olmayan bir ifade var. Ucu açık değil yani. Fotoğraf hiç yontulmamış, inceltilmemiş, yumuşatılmamış. Anlattığı kavrama mahkum bir yapısı var. Bunun sebebi, benim kavramı anlatırken fotoğrafa bakanın anlaması kaygısını çok fazla taşımam. Fotoğrafı “yaparken” bu kaygı yüzünden kavramı anlatan öğeleri fazlasıyla yoğun vermeye çalışıyorum. Daha da netleştirmek için çoğu zaman yazılarla destekliyorum. Kendimi haklı gördüğüm sebeplerim de yok değil. Tüm bunlar olmayınca fotoğrafın karşısına bakıp düşünmüyor insanlar bence. Fakat yine de üslupta optimum noktayı bulmam lazım. Yeni çektiğim kavramsal fotoğraflarda; örneğin “taze aşk“ta; daha yumuşak uçlu, açık bir ifade var. Bakan kendine göre yorumlayabilir, kendi yaşamına, tecrübelerine ve bilinçaltına uyarlayabilir, ve öz-farkındalığı yeterince yerindeyse bundan kendine bir sonuç çıkarabilir. Umuyorum ki geçen zamanla birlikte üslubum daha yumuşak bir hal alacaktır. Hep böyle oluyor zaten; bir şeyi yeni keşfettiğimde onu uygulamak için her türlü imkanı zorluyorum. Sonra yavaş yavaş kullanımı rayına oturuyor. Bu da öğrenmenin ve gelişmenin bir parçası benim için.

Görüşmek dileğiyle,

Kemal Sütçü

Aralık, 2009

Posted Aralık 15th, 2009.

1 comment

Fotoğrafları Yorumlamak

Kader

Kavramsal portfolyosundan bir fotoğraf

Aslına bakarsanız “Foto-Yorum”  bölümünü açmaktaki amacım gerek kendi fotoğraflarımı  gerekse başka fotoğrafçıların beğendiğim veya açıklamaya değer bulduğum fotoğraflarını yorumlamak ve eleştirmek. Bu sayede sizlerin de bu fotoğraflar hakkındaki anlayışınızın ve fotoğraflara bakışınızın değişeceğini umuyorum. Böylece hep beraber fotoğraftan daha farklı ve yoğun bir tat almayı becerebiliriz belki de =)  Ayrıca kısa fotoğrafçılık geçmişimden gelen, fotoğrafları analiz etme ve yorumlama yetimi de geliştireceğimi ümit etmekteyim.

Bununla birlikte toplum olarak sanat eserlerine derinlemesine bakma konusunda pek iyi olduğumuzu düşünmüyorum. Bence her sanat eseri, onun üzerinde harcanan emeği göz önünde bulundurarak, düşünülmeyi ve “görülmeyi” hak ediyor. Özellikle fotoğraf konusunu ele almak gerekirse, bugüne kadarki gözlemlerim bizim fotoğrafa daha çok estetik duygularımızı tatmin etmek için baktığımızı gösteriyor. Manzara fotoğraflarımın, örneğin, çok yorum ve beğeni aldığını söyleyebilirim. Fakat benim en değer verdiğim kategoriye; kavramsal kategorisine ait olan fotoğraflarım kanımca hak ettikleri kıymeti göremiyorlar. Bunda, bahsettiğim gibi bizim “görme tembelliğimizin” payı büyük. Bunun sebebi ne olduğunu pek kestiremiyorum. Belki fotoğraf hayatımıza çok fazla girdi; artık günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu ve bu yüzden sıradanlaştı. Fotoğraf her yerde; gazetede, afişte, internette, kitapta, dergide… Belki gün içinde beynimizi bunlarla o kadar dolduruyoruz ki, iş sanatsal fotoğrafa bakmaya geldiğinde mecalimiz kalmıyor onu yorumlamaya. Ya da sadece her yerde olduğu için değerini kaybediyor. Bilmiyorum. Derince düşünmek gerek.

Umarım beraber sadece fotoğraf sanatına hizmet etmeye adanmış fotoğrafların makus talihini yenebiliriz.Ve fotoğrafa sadece göz zevkimiz için değil de entellektüel bakışımızı kullanarak bakmayı becerebiliriz =)

Görüşmek dileğiyle,

Kemal Sütçü

Aralık, 2009

Posted Aralık 13th, 2009.

Add a comment