Ben’liğin bir parçası olarak Bozcaada
İnsanın hayatında benliğine yansıttığı mekanlar, insanlar, hayatlar, zamanlar vardır. İnsanlar, hayatlar ve zamanlar da mekanlara bağımlıdır. O yüzden bir şekilde vakit geçirdiğim yerler ile ilgili algılarımı ve aidiyet bağlarımı kuvvetli tutarım. Büyüdüğüm şehir, tatile gittiğim yerler, okuduğum okullar…
Bozcaada benim benliğime yansıttığımı düşündüğüm mekanlardan biri. Kendisine hayran kalıp detaylarına odaklandığım, gözlerimi kapatıp hissedebildiğim, tadına varabildiğim bir yer. Belki çok vakit geçirmemişimdir. Ama yoğun, bilincinde, hissederek yaşadığım için ruhu içime işledi. Burada Bozcaada’nın tanıtımını yapmak değil amacım. Genel olarak havasını, nasıl bir yer olduğunu size ufaktan hissettirebilmek. Daha önce gitmiş olanlar anlattıklarımı hemen anlayacaklar zaten.
Bir defa Bozcaada’nın insanı güzeldir. Sıcak, neşeli, romantik, tasasız, iyimser, dışa dönük, hırslardan arınmış… Oraya enerjisini veren en önemli şey insanlarıdır. Kafelere, restoranlara gittiğinizde kendinizi müşteri gibi değil de misafir gibi hissedersiniz. Yollarda insanlar birbirlerine laf atarlar. Nadiren asık yüzlü insan görürsünüz. Seyyar satıcıları bağırmaz, çağırmaz; yanlarına yaklaştığınızda gülümseyerek buyur ederler ancak. Bir keresinde arkadaşlarla adanın merkezinde yürürken “İstanbul’daki arkadaşlara şarap mı götürsem” diye konuşuyordum. Dükkanların birinin önünde oturan sakallı klasik Bozcaada abisi konuşmamızı duyup hemen laf attı:”Aşk, balık, şarap. Bunlardan vazgeçmeyeceksin.” .Oranın insanlarını en net anlatan enstantane bu olur sanırım.
Bir keresinde de gitmeden bir pansiyona rezervasyon yaptırmıştım. Telefonda konuştuğum kadın yoğun dönemde oldukları için ufak bir miktarı banka havalesi ile kapora gibi yatırmamı rica etti. İstanbul’a yakın olduğu için insanlar sık sık gitmeye niyetlenip sık sık rezervasyonlarını iptal ediyorlar sanırım. Neyse, ben bir şekilde havaleyi yapamadım. Bu defa aradığımda telefonu eşi açtı. O abi de klasik bir Bozcaada abisiydi. Durumu anlattığımda cümlemi yarıda kesip “Böyle şeylerle kafanı yorma. Kafanı rahat tut. Gelince hallederiz” dedi. Enerjileri böyle işte. Büyük şehirde düştüğümüz maddi telaşlardan tamamen yoksunlar. “Kafaları rahat”.

Ufacık bir yerdir. Daracık daracık sokakları, mavi beyaz boyalı rum evleri, taş sokakları, şarap fabrikaları, mahzenleri, sokaklarda asmaları, ahşap sandalyeleri vardır. Rüzgarı meşhurdur bir de. Buz gibi ama tertemiz denizi, deniz mahsülleri, şarapları, üzümleri, reçelleri…
İlk gittiğimde daha küçüktüm. Feribotla adaya yaklaşırken çok şaşırmıştım bu kadar övdükleri ada bu mu diye. Zira adı gibi boz, kahverengi bir ada. İnsanın ada deyince aklına hep tropikal ağaçlar falan gelir ya. Ama orayı yaşayınca meselesinin doğasından değil orada yaşanılan hayatlardan olduğunu anlıyorsunuz. Yine de sokakları şarap, doğası kekik kokar.
En ünlü plajı Ayazma’dır. Dediğim gibi denizi buz gibi ama tertemizdir. Rivayete göre denizin altından bir yerden kaynak suyu çıktığı için bu kadar soğuktur. Bildiğimiz ege denizi suyundan daha soğuktur yani.

Adanın bir tepesinde rüzgar güller vardır. Polente diye tarihi bir fener de var aynı yerde, deniz kıyısında. İnsanlar yazın her gün batımı zamanı şaraplarını, kadehlerini, portatif sandalyelerini alıp Polente fenerinin önüne kurarlar. Gün batımına karşı sessizce şarap içerler. Bu yaz gittiğimizde bir etkinlik vardı. İnsanlar toplanmış farklı dillerde Ilyada’dan bölümler okuyorlardı. Oranın kafası böyle romantik, uçuk bir kafadır işte. Sağda fotoğrafını göreceksiniz.
En sevdiğim türk kahvesi de bu adadadır. Limon diye bir kafe var. Çok özel bir türk kahvesi yapıyorlar. 52 çeşit bitki kökü varmış içinde. Yılda sadece 10 kilo üretiliyormuş. O da bir aile tarafından. Ev yapımı yani. Yanında üzüm likörü de veriyorlar. Giderseniz bir akşamüstü içersiniz.

Bir akşam da sahildeki restoranların birinde yemek yiyin. Biraz pahalı ama yılda bir akşamlık verilir. Bozcaada’nın kalamar ızgarası çok ünlüdür. Deneyin.
Merkezdeki sahil, oradaki kafeler çok güzel. Denize sıfır şezlonglar koymuşlar. Ayağınızı denize karşı uzatıp biranızı için.
Çok da şunu yapın bunu yapın demek istemiyorum. Zaten daha yaza çok var. Gidince gözünüz ve hisleriniz açık olsun. Orayı yaşayın. Sizin de orada anılarınız olsun. Belki sizin de bir parçanız olur.
Dediğim gibi ben Bozcaada’yı olabildiğince yoğun hissederek yaşamaya çalıştım, çalışıyorum. Bir parçam oradaki insanlar gibi olsun istiyorum. Hayatım oradaki hayatlardan izler taşısın. Şehir yaşamındaki telaşın içinde kaybolmuşken bazen oradaki iyimserliği, tasasızlığı hatırlayıp yüzüme bir gülümseme kondurabilmek bile yeter. Balığı, kekiği, ve aşkı hayatımdan çıkarmamak.
Yaza doğru tekrar konuşalım. Nasıl gidilir, nerede kalınır, ne yenir, ne içilir…
Sevgilerle,
Kemal
Posted in Diğer İlgi Alanları by admin on Aralık 18th, 2011 at 1:56 am.
Add a comment
Previous Post: Uzun Metraj Şiir: The Fountain  
No Replies
Feel free to leave a reply using the form below!
