Uzun Metraj Şiir: The Fountain

The Fountain 2006 yapımı bir Darren Aronofsky filmi. Kendisi benim favori yönetmenim olur. Bu film de yönetmenin çektiği 5 uzun metrajlı filmden üçüncüsü. Hep söylerim; The Fountain benim en sevdiğim 3 filmden biridir. Yönetmenin diğer filmleri ise Pi (1998), Requiem For A Dream (2000), The Wrestler(2008) ve Black Swan (2010).  Bunların en azından bir kaçını hatırlayacaksınız. 

Requiem for a Dream ve Pi’de gördüğümüzden çok daha farklı bir kurgu ve sinematografi görüyoruz bu filmde. Bu iki filmi, yönetmenlerinin kim olduğunu bilmeden izlediğimizde iki filmin aynı yönetmenden çıktığını kestirmek zor değil. The Fountain’da ise yönetmen bu sefer insanın beynine değil hislerine yumruk atan çok daha değişik bir film yapmış.

Bu film Aronofsky’nin ilk Hollywood filmi diyebiliriz. Önceki filmlerinde hissedilebileceği üzere aslında kendisi bağımsız bir yönetmen. Fakat bu film 35 Milyon Dolar gibi oldukça büyük bir bütçe ile çekilmiş. Gerçi Warner Bros.’un film için ilk bütçesi 100 Milyon Dolarmış da sonra senaryo yüzünden kesmişler. Bir yandan film için baş aktör olarak düşünülen Brad Pitt benzer sebeplerle son anda vazgeçmiş. Ki bu sebep bence senaryonun ortalama bir sinema izleyicisine hitap etmiyor olması. Bu, yapımcıyı gişe kaygısına düşürmüş. Yani kavgalar, dövüşler ile başlangıcı biraz yılan hikayesine dönen bir film olmuş. Fakat Aronofsky takıntılı bir biçimde filminin peşinden koşup bir şekilde çektirmiş, çok da iyi yapmış.

Filmin baş rollerinde Hugh Jackman(Tomas | Tommy | Tom Creo) ve Rachel Weisz(Isabel | Izzy Creo) oynuyor. Requiem for a Dream’de anne rolünden hatırlayacağımız Ellen Burstyn de yine önemli bir role sahip. (İlginç bir not olarak belirteyim; Rachel Weisz bu filmden sonra Darren Aronofsky ile evlendi. Ama sonradan boşandılar.)

Film, çok sevdiğim altın sarısı renklerin hakim olduğu, efektler ile estetiğin doruğa çıkarıldığı, Aronofsky’in vazgeçmediği müzisyen Clint Mansell’in doyumsuz müzikleri ile süslendiği bir şaheser bence. Kesinlikle sadece bir kere izleyip yorum yapmak çok yanlış olacaktır. Çünkü göndermeler, metaforlar ve bunların hikaye içinde oluşturduğu örgü açısından gerçekten çok zengin.

Bana göre anlatılanların ‘spoiler’ olacağı bir film değil. O yüzden filmi izlemeyenler de yazıyı okuyabilir bence. Zira anlamaktan ziyade hissedilmesi gereken bir film.

Filmin dokunduğu ana noktalar aşk, ölümü kabullenmek, aşkın zaman ve ölümden bağımsızlığı ve sonsuzluk. Ama filmin asıl özelliği konusu değil konuyu işleyiş biçimi. Film 1500′lü yıllardan başlayıp 2500′lü yıllara giden bir aşk hikayesini 3 paralel zaman boyutunda anlatıyor. Benim gerçek zaman olarak değerlendirdiğim boyut, 21. yüzyılda eşinin kanser hastalığına çare bulmak için çırpınan bilim adamı Tommy(Dr. Tom Creo) ve eşi Izzy’nin(Isabel Creo) hikayesinin geçtiği zaman. Yazar olan Izzy, hastalığı geçirdiği dilim içinde aynı zamanda 16. yüzyıl İspanya’sında geçen bir roman yazıyor. Filmin ikinci boyutuda bu. Üçünsüsü ise filmin orijinal storyline’ında 2500′lü yıllar olarak belirtilen benim ise daha çok Tommy’nin zamandan bağımsız içsel dünyası olarak algıladığım, onun ölmekte olan yıldız anlamına gelen Xibalba’nın içinde olduğu zaman. Bu üç zaman boyutu filmde paralel olarak gidiyor ve metaforlar ile yoğun bir şekilde birbirlerine bağlanmış durumda. Filmdeki şiirselliği ortaya çıkaran en büyük etkenlerden biri bu. 16. yüzyılda, yani kitabın içinde geçen zaman diliminde, İspanya kraliçesi engizitör tarafından tehdit ediliyor. Burada engizitör gerçek hayatta kanseri, kraliçe de çok açık olduğu üzere Izzy’yi temsil ediyor. Ana karakterimiz Tommy, bu zaman diliminde kraliçenin muhafızlarından Tomas(konkistador) olarak karşımıza çıkmakta. Gerçek hayatta eşinin hastalığına çare bulmaya çalışan bilim adamı olarak gösterilen Tommy, kitapta kraliçeyi engizitör kurtarmaya çalışan konkistador olarak gösteriliyor.

Filmdeki 3 zaman diliminde de ortak olan en baskın öğe ise yüzük. Yüzük bağlılığı, boyun eğmeyi ve teslimiyeti simgelemekte. Tommy eşinin hastalığına takıntılı bir biçimde çare bulmaya çalışırken, yani ölüm kavramını reddederken, yüzüğünü kaybediyor. Bir sonraki sahnede bu yüzüğü kraliçe Tomas’a bağlılığını hatırlaması amacıyla verirken diğer zaman boyutunda görüyoruz. Eşinin ölümünden sonra ise yüzüğü hala bulamayan Tommy gözünde yaşlarla yüzüğün olduğu yere dövmesini yapıyor. Daha sonra 2500′lü yıllarda, Xibalba’nın içinde gördüğümüz Tommy’nin kolunu kaplayan benzer dövmeler olduğunu görüyoruz. Bu dövmeler de Izzy olmadan geçen, Tommy’nin ölümü hala kabullenmediği yılları simgelemekte. Burada geçen bir monolog çok etkileyici:

“all these years..
all these memories..
there’s been you..
you..
you pulled me through time..”

 

Diğer bir ortak öğe ise “hayat ağacı”. Kitabın içinde hikaye İspanya’yı esirlikten kurtaracak ölümsüzlük ağacını bulma üzerine odaklanıyor. Bu noktada hem İncil üzerinden hem maya efsaneleri ve mitoloji üzerinden pek çok gönderme ve bağlantı yapılıyor. Tomas bu zaman boyutu içinde bu ağacın arayışında. Gerçek hayatta ise kansere çözüm için Orta Amerika’da yetişen bir ağaçtan elde edilen bir bileşim üzerine çalışıp İzzy’nin hastalığına çözüm arıyor. Izzy ise Tommy’ye ara ara kitabın ana fikirlerinden biri olan ve Mayalardan esinlendiği “Death as an act of creation” düşüncesinden bahsediyor. Izzy ölümü ve bu düşünceyi kabullenmişken yüzüğü kaybetmiş olan Tommy  hala takıntılı bir biçimde ölüme çare aramakta. Izzy’nin fikir olarak dolaştığı yerler ise aşkın ölüm ve zamandan bağımsız olduğu düşüncesi bence.  Bu düşünceden yola çıkarak. 2500′lü yıllarda ise ölmekte olan yıldız Xibalba içinde karısı öldüğü zaman onun mezarına dikmiş olduğu tohumdan ortaya çıkan ağaç üzerinden onun yaşama döneceğine dair umut besleyen ve seneler boyunca kollarına Izzy olmadan geçirdiği yılları simgeleyen dövmeler çizmiş olan Tommy’nin içsel dünyasını görüyoruz.

Ayrıca 3 zaman boyutunda da Izzy’nin Tommy’ye “Finish It” diye tekrarlanan telkinler verdiğini görüyoruz. Aronofsky’nin klasik bir tekniği olan bu tekrarlanan sahneler gerçek zamanda yüzeysel olarak Izzy’nin Tommy’den kitabının son bölümünü tamamlamasını istemesini simgelerken daha derin bir bakış açısı ile tüm zaman boyutlarında ölümü kabullenmesi düşüncesini, çare arayışını bitirmesini adresliyor.

Kabulleniş fikrini aşılayan olaylardan biri de kitabın içinde, Tomas engizitörü tam öldürecekken kraliçe tarafından durdurulması ile gerçek hayatta, Tommy ağaçtan elde ettiği bileşim ile Izzy’nin hastalığına çareyi tam bulacağı akşam Izzy’nin isteği ile onun yanında uyuması ve bu şekilde ölümden kurtuluşu engellemesi ya da ölümü kabullenmesi durumu. Rastgele olarak görünse de, Izzy ve kraliçenin bağlılık ve ölüme teslimiyet düşüncesini derinden derine aşılama çabası açısından bu durum, olay örgüsüne yerleştirilmiş.

Filmin sonu ise başlangıcı ile aynı yerde, bir maya tapınağında gerçekleşiyor. Bu noktada metaforlar ve göndermeler çok yoğunlaştığı için kontrol kaybolmuş gibi hissediyor, filmin sonunu anlayamıyorsunuz. Fakat ne kadar absürd gözükse de kullanılan hiç bir öğe tesadüf değil ve filmin örgüsünün kendi mantığı içinde bir yerlere ait. Son için benim yorumlarım var ama en azından orayı size bırakayım, belki ayrıca yorumlarınız üzerinden ya da yüzyüze tartışırız.

Tavsiyem bu filmi evinizde sarı ışıklar eşliğinde, sessiz bir ortamda, ara vermeden izlemeniz. Mümkünse dünya ile tüm bağınızı koparın. Umarım filmi izlersiniz de üzerine bol bol konuşuruz.

Filmin fragmanını izlemek için buraya tıklayın.

En sevdiğim soundtrack’i olan “Together We Will Live Forever” ise burada.

Sevgilerle,

Kemal,

Posted in Diğer İlgi Alanları by admin on Aralık 7th, 2011 at 12:00 am.

Add a comment

No Replies

Feel free to leave a reply using the form below!


Leave a Reply