Enjoy the Freedom- Nasıl Çekildi?

Merhabalar,Enjoy the freedom!

Uzun bir süredir özellikle okuldaki yoğunluktan dolayı yazı yazma fırsatı bulamamıştım. Ancak rahata ulaştım ve final döneminden önce en azından bir yazı daha yazmak istedim.

“Enjoy the freedom” fotoğrafını beni tanıyanların tahmin edebileceği üzere Hollanda’da iken çekmiştim. Tam olarak 1 Haziran 2009. Kampüsümüz şehir merkezine 5 kilometre kadar uzaktı. Biz de sürekli bisikletle gidip geliyorduk. O gün de yine şehir merkezine gitmiştim. Dönerken ” Abi Hollanda’ya geldik bi adam gibi elleri bırakıp bisiklet süremiyoruz.” serzenişiyle elleri bırakıp sürmeyi denedim. Genelde bisiklet üstündeyken fotoğraf makinem boynumda asılı olurdu. O gün de öyleydi. Her neyse tam eller serbest sürüş denemesi esnasında aklıma bu komposizyon geldi. Yolun kenarına çektim bisikleti, makinemin self-timer ayarını 10 saniyeye aldım, ve bisikleti sürmeye başladım. Fakat çok sonradan öğrendiğime göre bisikletimin direksiyonu bayağı bozukmuş. Hollanda’dan ayrılmadan bisikleti satmak üzere gittiğim bisikletçi “ben bu bisikleti almam” dediğinde öğrenmiş oldum. Zaten sağa çektiğinin farkındaydım da çok önemli değil sanıyordum. Bu fotoğrafta da bisikletin hafif yana yatmış olması bundan. Bisikletimin direksiyonun bozuk olmasından, yani benim yeteneksiz olmamdan değil :)  , oldukça fazla sayıda denemeden sonra çektim bu fotoğrafı. Ama kesinlikle istediğim gibi olmadı. Hollanda’dan ayrılmadan bir tane daha çekmek istiyordum ama vakit bulamadım. Bununla birlikte, fikri ve konsepti kesinlikle beğeniyorum. Umarım siz de beğenmişsinizdir. Yenisini çekebilirsem onu da paylaşacağım.

Görüşmek üzere.

Not: Fotoğrafı çekmeye çalıştığım sırada her nedense aklıma Atilla geldi, bu yüzden bu fotoğrafı ona ithaf ediyorum.

1 comment

Fotoğrafçının Gözünden “Kader”

KaderDaha önceki yazımda bahsettiğim gibi benim en değer verdiğim fotoğraflarım genelde “kavramsal” kategorisine koyabileceğim fotoğraflarım oluyor. Zira ben fotoğrafçılığa başladığım zaman bu uğraşın beni en heyecanlandıran yönü kendi içimde oluşan ama dışa ifade edemediğim şeyleri ifade etmenin bir yolunu bulmuş olmaktı. Fotoğraf çekmek, bilinçaltını keşfetmek, onu fotoğraflamak, sonra karşıdan beyninizdeki bir kavramın resmine bakmak gibiydi. Çok eğlenceli ve heyecan verici bir deneyim! Fotoğraf kesinlikle bir kavramı ifade etmenin yeni bir yolu haline geldi benim için. Arkasından gelecek sorular var tabiki. Fotoğraf sadece kavramları ifade etmenin yeni bir yolu muydu yoksa fotoğrafı kullanarak insan kendine ait yeni kavramlar ortaya çıkarabilir miydi? Neyse şimdi böyle sıkıcı konulara girmeyeyim. Önümüzdeki yazılarımda bu sorulara cevap aramaya çalışacağım.

Gelelim “Kader” fotoğrafına. Bu fotoğrafı Hollanda’da iken çektim. Bir gece odamda tek başımaydım. Oldukça sarhoş olduktan sonra her zamanki gibi bir mide bulantısı geldi(bünyemin bir zayıflığıdır maalesef). Sonra baktım midemin bulantısı beni zorluyor, lavabonun başına geçtim. Fakat kıpırdayacak halim yok. Tahminen 2 saate yakın bir süre orada öylece lavabo giderine bakıp kaldım. Kusmadım da. Ama öylece kaldım. O sırada aklıma bu fotoğrafın fikri geldi. Kendi kendime: “ayılınca ben bu fotoğrafı kesin çekeceğim de umarım o zamana kadar unutmam” diye de düşündüm.

Fotoğrafın bendeki anlamına gelelim. Fotoğrafa anlamını o kötü anımda “kader”ime mahkum kalmış olmam verdi sanırım =)  Fotoğrafta lavabo gideri bizim kaderimizi, akan su da bizim yollarımızı simgeliyor. Lavabo gideri o yolların ayrıldığı yer gibi. Hayatta karşımıza seçenekler ve fırsatlar çıkıyor hep. Biz yolumuzu seçip devam ediyoruz. Ya da “seçtiğimizi” sanıyoruz. Bu fotoğrafın anlatmaya çalıştığı şey de tam olarak bu. Önümüzde seçenekler olmasına rağmen bizim benliğimize işlenmiş geçmişimiz, çevremiz, zekamız bizi her zaman belli seçimler yapmaya zorluyor. Yani aslında onlar seçim değil de bizi o güne getiren senaryonun bir parçası. Dinsel bağlamda söylemiyorum ama “şu anda” yaptığımız her seçim geçmişimize bağımlı ve “önceden” belli. Lavabo giderinde tek bir delik olması bunu anlatıyor. Su da haliyle bu delikten akıyor. Bunu gören “o delikten akan”ın gözü değil tabii. Bu fotoğrafı onun gözünden çekseydim lavaboda bir sürü delik olurdu ama o akmak için sadece bir deliği seçerdi. Bu fotoğraf tamamen fotoğrafçının dünya görüşünü yansıtıyor. Fotoğrafın anlatmaya çalıştığı düşünceye katılırsınız veya katılmazsınız. Benim açımdan önemli değil. Önemli olan fotoğrafın bir şey anlatıyor olması. Benim için kıymetli olmasının sebebi de bu zaten.

Kendimi de eleştireyim biraz =) Kavramsal portfolyomdaki hemen her fotoğrafımda olduğu gibi bu fotoğrafta da çok sert, köşeli, esnek olmayan bir ifade var. Ucu açık değil yani. Fotoğraf hiç yontulmamış, inceltilmemiş, yumuşatılmamış. Anlattığı kavrama mahkum bir yapısı var. Bunun sebebi, benim kavramı anlatırken fotoğrafa bakanın anlaması kaygısını çok fazla taşımam. Fotoğrafı “yaparken” bu kaygı yüzünden kavramı anlatan öğeleri fazlasıyla yoğun vermeye çalışıyorum. Daha da netleştirmek için çoğu zaman yazılarla destekliyorum. Kendimi haklı gördüğüm sebeplerim de yok değil. Tüm bunlar olmayınca fotoğrafın karşısına bakıp düşünmüyor insanlar bence. Fakat yine de üslupta optimum noktayı bulmam lazım. Yeni çektiğim kavramsal fotoğraflarda; örneğin “taze aşk“ta; daha yumuşak uçlu, açık bir ifade var. Bakan kendine göre yorumlayabilir, kendi yaşamına, tecrübelerine ve bilinçaltına uyarlayabilir, ve öz-farkındalığı yeterince yerindeyse bundan kendine bir sonuç çıkarabilir. Umuyorum ki geçen zamanla birlikte üslubum daha yumuşak bir hal alacaktır. Hep böyle oluyor zaten; bir şeyi yeni keşfettiğimde onu uygulamak için her türlü imkanı zorluyorum. Sonra yavaş yavaş kullanımı rayına oturuyor. Bu da öğrenmenin ve gelişmenin bir parçası benim için.

Görüşmek dileğiyle,

Kemal Sütçü

Aralık, 2009

1 comment

Kenter Tiyatrosu’ndan Moliére’in “Cimri”si

CimriBugün Cimri’yi izlemek üzere Harbiye’de Kenter Tiyatrosu’ndaydım. Oyuna giderken daha önce konusunu ve içeriğini aşağı yukarı bilmiş olmaktan dolayı oyundan zevk almama korkum vardı. Acaba daha yeni bir oyuna mi gitsek diye düşünmedim değil. Fakat maalesef tiyatroya az giden bir insan olduğum için böyle bir klasiği de kaçırmamam önemliydi. Bu oyuna gitmek için beni zorlayan Sevim’e sonsuz teşekkürler buradan.

Şimdi kısaca oyundan bahsedeyim. Oyunun yönetmeni aynı zamanda oyunda baş karakter Harpagon’u(cimri) oynayan Mehmet Birkiye. Diğer önemli oyuncular Frosine’yi oynayan Kadriye Kenter, cimrinin kızı Elise’yi oynayan Demet Evgar, cimrinin oğlu Cleante’yi oynayan Engin Hepileri , Valere’yi oynayan Bülent Şakrak, Mariane’yi oynayan Hale Sürel, Jacques Usta’yı oynayan İlker Ayrık… Bana soracak olursanız oyuncuların hepsi gerçekten çok iyiydi. Hepsinin bu işi büyük bir tutku ile yaptıkları o kadar belli ki. Seyircileri ile bir arada olmaktan inanılmaz zevk aldıkları aşikar. Tiyaro sonunda seyirciyi selamlarken hepsinin yüzünde çocuksu bir mutluluk bi utangaçlık vardı. Fakat oyun içinde Demet Evgar’a ayrı bir not düşmek gerek. Zaten oyuna gitmeden önce ondan beklentilerim yüksekti, o, bu yüksek beklentilerimi de fazlasıyla aştı. Biz genelde yaşlı sanatçılar için söyleriz; “bu kadını/adamı bir dünya gözüyle, ölmeden görmek gerek” diye. Ben aynı şeyi şu anda Demet Evgar için gayet rahat söyleyebilirim. Bu kadını kesin izlemek gerek. Gerçekten hayran kaldım. Anlatılmaz da şimdi, görmek gerek. İkinci en çok beğendiğim oyuncu İlker Ayrık oldu. Mimikleri ve vücut dilini kullanımı onun sahneye yakışmasını sağlamış. Hepimizin çok kullanıp, çok gördüğü fakat farkına varmadığı o ince mimiklerimizi ya da hareketlerimizi çok güzel yakalayıp kullanmış. Yüzümüzü fazlaca güldürdü oyun esnasında. Oyunculuk açısından ufacık eleştirim Derya Aslan’a gelebilir. Sesini çok net duyamadık, kelimeleri ağzından daha net çıkarması gerek diye düşünüyorum.

Bunun dışında oyun, kostümler, dekor, ışık tasarımı ile oyun seyircinin göz zevkini okşadı. Bize, iliklerimize kadar tiyatroda olduğumuzu hissettirdi. Fakat izleyicilerin oturduğu yerler çok rahat değil. Önünüzde oturanın kafası ciddi problem oluşuturuyor maalesef. Kenter Tiyatrosu’ndan bilet alırken tek sayılı sıraları seçmek önemli; zira bu sıralar basamak üzerinde oluyor.

Kısacası hiçbir şey için olmasa Demet Evgar’ın performansını izlemek için bu oyuna gidilmeli. Böyle bir klasik böyle oyuncularla bir daha zor bulunur.

Tiyatro Harbiye’de hemen Askeri Müze’nin karşısında. Rezervasyon için: 0212 246 35 89.

Web sitesi: www.kentertiyatrosu.org (Domainlerinin süresi geçtiği için şu an erişilemiyor.)

Görüşmek dileğiyle,

Kemal Sütçü

Aralık, 2009

1 comment

Fotoğrafları Yorumlamak

Kader

Kavramsal portfolyosundan bir fotoğraf

Aslına bakarsanız “Foto-Yorum”  bölümünü açmaktaki amacım gerek kendi fotoğraflarımı  gerekse başka fotoğrafçıların beğendiğim veya açıklamaya değer bulduğum fotoğraflarını yorumlamak ve eleştirmek. Bu sayede sizlerin de bu fotoğraflar hakkındaki anlayışınızın ve fotoğraflara bakışınızın değişeceğini umuyorum. Böylece hep beraber fotoğraftan daha farklı ve yoğun bir tat almayı becerebiliriz belki de =)  Ayrıca kısa fotoğrafçılık geçmişimden gelen, fotoğrafları analiz etme ve yorumlama yetimi de geliştireceğimi ümit etmekteyim.

Bununla birlikte toplum olarak sanat eserlerine derinlemesine bakma konusunda pek iyi olduğumuzu düşünmüyorum. Bence her sanat eseri, onun üzerinde harcanan emeği göz önünde bulundurarak, düşünülmeyi ve “görülmeyi” hak ediyor. Özellikle fotoğraf konusunu ele almak gerekirse, bugüne kadarki gözlemlerim bizim fotoğrafa daha çok estetik duygularımızı tatmin etmek için baktığımızı gösteriyor. Manzara fotoğraflarımın, örneğin, çok yorum ve beğeni aldığını söyleyebilirim. Fakat benim en değer verdiğim kategoriye; kavramsal kategorisine ait olan fotoğraflarım kanımca hak ettikleri kıymeti göremiyorlar. Bunda, bahsettiğim gibi bizim “görme tembelliğimizin” payı büyük. Bunun sebebi ne olduğunu pek kestiremiyorum. Belki fotoğraf hayatımıza çok fazla girdi; artık günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu ve bu yüzden sıradanlaştı. Fotoğraf her yerde; gazetede, afişte, internette, kitapta, dergide… Belki gün içinde beynimizi bunlarla o kadar dolduruyoruz ki, iş sanatsal fotoğrafa bakmaya geldiğinde mecalimiz kalmıyor onu yorumlamaya. Ya da sadece her yerde olduğu için değerini kaybediyor. Bilmiyorum. Derince düşünmek gerek.

Umarım beraber sadece fotoğraf sanatına hizmet etmeye adanmış fotoğrafların makus talihini yenebiliriz.Ve fotoğrafa sadece göz zevkimiz için değil de entellektüel bakışımızı kullanarak bakmayı becerebiliriz =)

Görüşmek dileğiyle,

Kemal Sütçü

Aralık, 2009

Add a comment

Fotoğrafçılık-Yeni Başlayanlara Öneriler

“Benim fikrimce bir şeyi fotoğraflayana kadar onu gerçekten gördüğünüzü iddia edemezsiniz.” – Emile Zola (Fransız romancı)


PhotographyFotoğrafçılık, benim gözlemlerime göre insanın en çabuk öğrenebileceği, uygulayabileceği ve keyif alabileceği sanat dallarından biri. Özellikle teknolojinin ilerlemesine bağlı olarak dijital fotoğrafçılığın hızla gelişmesi fotoğrafçılığın daha da kolay ve erişilebilir bir sanat dalı olmasını sağladı. Tabii hangi fotoğrafın sanat sayılıp hangisinin sayılamayacağı çok ayrı bir konu. Hatta “resim çizilir, fotoğraf çekilir” diye bir fotoğrafçı klişesi vardır. Genelde bu fotoğrafçıların bir serzenişi olarak dile getirilir. Fakat bana sorarsanız bu bile üzerine düşünceler geliştirilebilecek bir konu. Çünkü dijital manipulasyonun bu kadar geliştiği ve yaygınlaştığı bir ortamda fotoğraf ile resim arasındaki fark eskisine göre çok daha az. Bir sonraki yazımda bu konuyu da ayrıntılıca tartışmayı düşünüyorum.

Kolay öğrenebilen, az zamanda çok gelişme kaydedilebilen ve çok keyif alınabilen bir uğraş olarak gördüğüm fotoğrafçılığın dışarıdan bakınca hemen görülmeyen güzelliklerinden bahsedeyim öncelikle. Fotoğrafçılık hayata girdikten sonra ilk belirtisi algıda seçiciliğinizin ve çevre ile ilgili farkındalığınızın çok farkedilebilir düzeyde artması olacaktır. Hergün yürüdüğünüz yollarda daha önce farketmediğiniz bir sürü şeyi “görmeye” başlayacaksınız. Onlara daha farklı, eleştirel ve estetik duyularınızı da içeren gözlerle bakacaksınız. Bunları yaşamak bana inanılmaz bir heyecan vermişti mesela. Bu, fotoğrafın size uzattığı ilk el. Bundan sonra ayağa kalkıp onun arkasından koşmak gerek.

Peki fotoğraf çekmek için ne gerekir? Nasıl bir makine? DSLR(dijital ama önünde objektifi olan büyük profesyonel makine) mı filmli mi? Yoksa kompakt dijital bir makine yeterli olur mu? Fotoğrafçılığa ilk başlayan birinin ne gibi gereksinimleri olur? Nereden başlamak en avantajlısıdır?

Ben fotoğrafçılığa antika, filmli, Zenit marka bir makine ile başladım. Bir sene kadar bu makineyi kullandım. Daha sonra yine filmli, Canon marka ve Zenit’ten daha kaliteli bir makine aldım. Bu makineyi de bir seneden fazla kullandım. Ondan sonra DSLR bir makine aldım ve hala onu kullanmaktayım. En sağlıklı yol benimki olmasa da alternatiflerden biri bu şekilde.

Önce, bana göre ne yapılmaması gerektiğini söyleyeyim. Bence kompakt dijital makineler “fotoğrafçılık” ile uğraşmak ve bu işin ruhunu kavramak için çok uygun değil. Çünkü bu makineler size teknik olarak pek esneklik tanımaz; yani fotoğrafa kendinizden çok şey katamazsınız, manuel makineleri kullanmaktan alacağınız hazzı yakalayamazsınız. Basitçe örnek vermek gerekirse arkayı bulandırıp istediğiniz objeleri ön plana çıkaramazsınız.

Bana göre fotoğrafçılığa başlamak için iki ana alternatif var. Biri analog filmli makine ile başlamak. Diğeri ise Dijital SLR makine ile. Bana göre en sağlıklısı Dijital SLR ile başlamak. Çünkü bu yolla çok çabuk bir şekilde öğrenip gelişebiliyorsunuz. Çektiğinizi anında görüp değerlendirebilmek, gerekirse o anda yeniden deneyebilmek çok büyük bir avantaj. Filmli makinelerde böyle bir imkanınız olmuyor. Üstelik çektiğiniz şeyi ancak filmin banyosunu aldıktan sonra görebiliyorsunuz. Bir de film masrafı ve banyo masrafı var tabii. Bu noktada filmli analog makinelerin DSLR’lara karşı tek avantajı ilk maliyeti. Filmli analog bir makineyi 100 ytlden başlayan fiyatlarla bulabilirsiniz. DSLR makinelerin başlangıç fiyatları ise 1000 ytl civarında. Analog makinelerde 36 adet fotoğraf çekmenin maliyeti ise 5ytl film+ 10 ytl banyo ücreti şeklinde ortalama 15 ytl oluyor. Ufak bir hesap yapmak gerekirse analog makine ile 2800 civarı fotoğraf çektiğimizde, makinenin maliyeti DSLR’ınkine eşit oluyor. Benim tavsiyem cebinizde para varsa ve bu iş için istekliyseniz 1500 ytl’yi gözden çıkarıp bir DSLR almanız. Ek olarak DSLR’ın yanında 50mm f1.8 bir objektif almanızı öneriyorum. Yine basit olarak anlatmak gerekirse, bu objektiflerin özelliği arkayı istediğiniz kadar bulandırmanızı sağlamasıdır. DSLR’ların üzerinde kit olarak gelen objektifler bu konuda bu denli bir esneklik tanımazlar. Analog makinelerin üzerindeki kit lensler ise zaten genelde 50 mm f1.8 objektiflerdir ve teknik açıdan size yeterli esnekliği sağlayacaklardır.

Başka bir ekipman alternatifi is yarı profesyonel dijital makineler(gövdesi ve objektifi kompakt dijital makinelerinkine oranla daha büyük ve objektifi değişemeyen). Bunların da başlangıç fiyatları 700 ytl civarında. Bu makinelerle ilgili çok fazla tecrübem yok fakat gözlemlerim analog ve DSLR’lar kadar teknik esneklik sağlamadıkları yönünde.

Diğer bir tavsiyem makine ve lensin yanısıra gece çekimleri vs. için bir de tripod almanız. Bunları da 20 ytl civarı fiyatlar karşılığında satın alabilirsiniz.

Şimdi ekipmanlarınız tamam ve fotoğraf çekmeye başladınız. İlk önerim çektiğiniz fotoğrafları kullanarak photoshop öğrenmeniz. Fotoğraflarınızla bu şekilde daha yakınlaşacaksınız ve çektikleriniz ile kendi hisleriniz, istekleriniz doğrultusunda oynayarak daha kendinize ait birşey ortaya çıkaracaksınız. Fakat bu oynama ölçülü düzeyde olmalı; şayet yaptığınız işin “fotoğraf” sınırlarında kalmasını isterseniz. Tabiiki bu benim kişisel görüşüm. Kimi fotoğrafçılar dijital müdehaleye tamamen karşı. Ama ben de yaratıcılığın teknik imkanlarla sınırlanmasına karşıyım. Yine bu konuya da sonraki yazılarımda ayrıntılıca değinmeye çalışacağım.

Bu yazımı başladığım gibi yine özlü bir fotoğrafçılık sözüyle bitiriyorum. Görüşmek dileğiyle.

“The camera doesn’t make a bit of difference. All of them can record what you are seeing. But, you have to SEE.“ – Ernst Haas (Fotoğrafçı)


Kemal Sütçü
Kasım, 2009
İstanbul

Add a comment

Hello world!

Welcome to WordPress. This is your first post. Edit or delete it, then start blogging!

2 comments